Türkiye Cumhuriyeti

Düsseldorf Başkonsolosluğu

Konuşma Metinleri

Göçün 50. Yılı dolayısıyla KRV Türk Gazeteciler Birliği tarafından düzenlen Sempozyum, 19.02.2011

Türkiye ile Almanya arasında işgücü göçünün 50. Yıldönümü vesilesiyle düzenlenen ve bildiğim kadarıyla bir ilki teşkil eden bu toplantıya katılmaktan, Almanya'ya göç eden bir ailenin çocuğu olarak onur duyuyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.


 


50 yılın anlam ve önemini dört dakikaya sığdırabilmem tabii ki mümkün değil. O yüzden


ben yalnızca birkaç noktaya ve farklı bir boyuta temas etmek istiyorum.


 


Türkiye ile Almanya arasındaki dostluk ilişkileri tarihe dayanmaktadır. Bu gerçek yalnızca bir klişeden ibaret değildir. Türkler Almanları tarih boyunca dostları olarak görmüşler ve sevmişlerdir. Hatta bir dönem Türkiye'de Kayser Wilhelm gibi bıyık buran Türklerin sayısının pala bıyıklı erkekleri geçtiği söylenir.


 


Tarih boyunca, jeostratejik işbirliğine dayanan devletlerarası ilişkiler, Türkiye-Almanya ilişkilerinin temelini teşkil etmiştir.


 


Ta ki 1961 yılına kadar.


 


1961 yılından itibaren ise ilişkilere yeni ve sıcacık bir boyut eklenmiştir. İşin içine insan unsuru girmiştir. Ahmet Hans'ı,  Helga da Ayşe'yi tanımıştır. Ve ilişkiler, insanların birbirleriyle tanışmasıyla yeni bir anlam bulmuştur.


 


Uluslararası diplomaside bilinen bir kural vardır. Devlet arasındaki münasebetlerin temeli, ancak halklar arasındaki ilişkilerin gelişmesiyle sağlam bir şekilde atılabilir. İşte, yarım asır önce imzalanan anlaşma yüzden de bu kadar önemlidir.


 


Bugün Türkiye'de neredeyse herkesin Almanya'da yaşayan bir akrabası bulunmaktadır. Türkiye bu şekilde Almanya'ya gelmiştir. Almanya bu şekilde pek çok insanın artık ulusal Alman yemeği sandığı döneri ve daha önce bilmediği diğer lezzetleri tanımıştır. Bugün Türkiye'ye gitmeyen Alman neredeyse yok denecek kadar azdır. Tüm bunlar kültürel zenginlik ve çeşitliliğe katkı sağlamaktadır. 


 


Savaş sonrası Almanya'nın ekonomik mucizesini Alman iş arkadaşlarıyla gerçekleştiren, mercedesin, opelin, volkswagen'in somunlarını birlikte sıkarak  "Made in Germany"yi yaratanlar fedâkar Türk işçileridir. Ve o işçiler, bir yandan Almanya'nın kalkınmasına yardım ederken, kazandıkları marklarla Türkiye'nin de kalkınmasını desteklemişlerdir. Almanlar Türk meslektaşlarından iş dünyasında gerektiğinde risk almayı öğrenirken, Türkler de Almanlardan disiplini ve dakikliği öğrenmişlerdir. Kısaca bu ilişki, her iki tarafın da kazançlı çıktığı bir ilişki olmuştur.


 


Almanya Türklere, Türkler de Almanya'ya çok şey borçludur. 50 yıllık göç tarihini değerlendirirken bu gerçeği hiçbir zaman unutmamalıyız.


 


Bunu gözardı ederek kısır ve seviyesiz entegrasyon tartışmalarına saplanıp kalmak kimsenin yararına değildir. İnsanları rencide edip, bu ülkeye aidiyetlerini sorgulamalarına neden olmak sağduyulu Alman dostlarımızın da tasvip etmediği bir olgudur. Geleceği insanların kökenine göre belirleyemeyiz. Almanya'nın tek bir geleceği vardır ve onun mimarları kökeni ne olursa olsun aynı okulda yan yana okuyan, Monika'sıyla, Mehmet'iyle, Ivan'ıyla, Eleni'siyle  çocuklardır, bizim çocuklarımızdır. 


 


Bu değerlendirmeleri yaparken Polyanacılık oynamak gibi bir amacım olmadığını bilmenizi isterim. Kuşkusuz hiçbir birliktelik sancısız olmaz. Birarada yaşamın her zaman için kendine özgü sorunları vardır. Önemli olan bu sorunları karşılıklı anlayış, hoşgörü ve işbirliği halinde çözebilmektir. İçinde bulundukları toplumu karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörüyle herkes için daha yaşanır hale getirmek kökeni ne olursa olsun tüm bireylerin borcudur.


 


Önümüzdeki nice 50 yıllara bakarken, 50 yılını kutladığımız bu önemli yıldönümünü de bu şekilde doğru okuyup değerlendirebilmeliyiz.


 


Hepinizi saygıyla selamlıyorum. 50. Yılınız kutlu olsun.